Efe
New member
Paris Anlaşması Kaç Ülkeye Ait? 194 Taraflı Bir Anlaşmanın Gerçek Etkisi Üzerine Eleştirel Bir Bakış
Paris Anlaşması Kaç Ülkeye Ait? Önce Sayıyı Netleştirelim
Paris Anlaşması hakkında konuşurken en sık karşılaştığım kafa karışıklıklarından biri, “Bu anlaşmaya kaç ülke taraf?” sorusunun “Kaç ülke imzaladı?” sorusuyla birbirine karıştırılması. Konuya biraz yakından bakınca bunun sadece teknik bir ayrıntı olmadığını görüyorum. Çünkü Paris Anlaşması’nın gücü büyük ölçüde ne kadar geniş bir uluslararası katılım sağladığıyla ilgili.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’nın güncel bilgisine göre Paris Anlaşması’nın 194 tarafı bulunuyor. Anlaşma 12 Aralık 2015’te Paris’te kabul edildi, 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girdi. İlk kabul edildiğinde 195 taraf tarafından benimsenmişti. Dolayısıyla bugün için “Paris Anlaşması 194 ülkeye aittir” demek günlük kullanım açısından anlaşılır olsa da hukuken daha doğru ifade, “Paris Anlaşması’nın 194 tarafı vardır” şeklindedir.
Burada önemli bir ayrıntı daha var: Paris Anlaşması’na yalnızca egemen devletler değil, Avrupa Birliği gibi bölgesel örgütler de taraf olabilir. Bu nedenle “194 ülke” ifadesi pratikte kullanılsa da resmi terminoloji açısından “194 taraf” ifadesi daha doğrudur.
Bence asıl ilginç nokta ise sayıdan sonra başlıyor. Çünkü 194 tarafın bulunması, dünyanın iklim sorununu çözmüş olduğu anlamına gelmiyor. Hatta güncel veriler bize bunun tam tersini söylüyor.
194 Tarafın Bulunması Neden Önemli?
Paris Anlaşması’nın en güçlü yönlerinden biri, iklim değişikliğini yalnızca birkaç sanayileşmiş ülkenin sorunu olmaktan çıkarıp küresel bir ortak sorumluluk haline getirmesidir.
Anlaşmanın temel hedefi, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2°C’nin oldukça altında tutmak ve 1,5°C ile sınırlamak için çaba göstermektir. Bunun yanında ülkelerden kendi ulusal koşullarına göre emisyon azaltım hedefleri belirlemeleri, bunları zaman içinde yenilemeleri ve daha yüksek hedeflere yönelmeleri bekleniyor.
Buradaki yaklaşım bana stratejik açıdan oldukça mantıklı geliyor. Çünkü Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye, Almanya veya küçük bir ada ülkesi aynı ekonomik yapıya sahip değil. Hepsine aynı emisyon azaltım oranını dayatmak gerçekçi olmayabilirdi.
Paris modeli bunun yerine ülkelerin kendi Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) hazırlamasına dayanıyor. Ayrıca her beş yılda bir küresel durum değerlendirmesi yapılarak ülkelerin mevcut politikalarının ortak hedeflere ne kadar yaklaştığı inceleniyor.
Bu mekanizma anlaşmanın önemli bir avantajı. Çünkü iklim politikasını tek seferlik bir söz olmaktan çıkarıp sürekli güncellenen bir süreç haline getirmeye çalışıyor.
Ancak tam burada anlaşmanın en ciddi zayıflığı da ortaya çıkıyor.
Asıl Sorun: Taraf Sayısı Çok, Sonuçlar Yeterli mi?
194 taraf kulağa son derece etkileyici geliyor. Fakat iklim politikasında başarıyı yalnızca katılımcı sayısıyla ölçmek ciddi bir hata olur.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2025 Emissions Gap Report raporu bu konuda oldukça çarpıcı. Ülkelerin mevcut yeni iklim taahhütlerinin tamamen uygulanması halinde yüzyıl sonundaki küresel sıcaklık artışının yaklaşık 2,3-2,5°C seviyesinde olması bekleniyor. Mevcut politikaların devam etmesi halinde ise tahmin yaklaşık 2,8°C. Bu değerler Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefinden oldukça uzak.
Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
194 tarafın bulunduğu bir anlaşma neden hâlâ 1,5°C hedefinin bu kadar gerisinde?
Bence bunun cevabı Paris Anlaşması’nın başarısız olmasından ziyade, uluslararası iklim siyasetinin doğasındaki temel çelişkide yatıyor. Ülkeler ortak hedef konusunda anlaşabiliyor ancak ekonomik maliyetlerin nasıl paylaşılacağı konusunda aynı ölçüde kolay anlaşamıyor.
Bir ülke kömür santrallerini kapattığında bunun bedelini kendi vatandaşları, işçileri ve şirketleri ödeyebilir. Fakat elde edilen iklim faydası dünyanın tamamına yayılır. Bu da ulusal çıkar ile küresel çıkar arasında klasik bir “ortak eylem” problemi yaratıyor.
Paris Anlaşması’nın Güçlü Tarafı: Herkesi Aynı Masaya Oturtması
Anlaşmanın hakkını teslim etmek gerekiyor. Paris Anlaşması olmasaydı bugün ülkelerin iklim hedeflerini karşılaştırabileceğimiz, ilerlemeyi takip edebileceğimiz ve küresel ölçekte ortak bir siyasi çerçeve oluşturabileceğimiz bir mekanizma çok daha zayıf olabilirdi.
Ayrıca anlaşma yalnızca emisyon azaltımına odaklanmıyor. İklim değişikliğinin etkilerine uyum, finansman, teknoloji transferi, şeffaflık ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları da sistemin önemli parçaları.
Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından mesele son derece hassas. Tarihsel olarak yüksek miktarda sera gazı salan zengin ülkeler ile ekonomik kalkınmasını daha yeni hızlandıran ülkelerin aynı sorumluluk seviyesinde değerlendirilmesi ciddi bir adalet tartışması yaratıyor.
Bir Afrikalı çiftçinin kuraklık nedeniyle ürün kaybetmesiyle Avrupa'daki bir tüketicinin karbon ayak izi arasında doğrudan ve basit bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Bu nedenle Paris sürecinin yalnızca “kim ne kadar karbon salıyor?” sorusuna değil, “iklim değişikliğinin maliyetini kim ödüyor?” sorusuna da cevap vermesi gerekiyor.
Stratejik Yaklaşım ile Empatik Yaklaşım Birbirinin Rakibi mi?
İklim tartışmalarında insanların dünyaya bakış biçimlerinin de karar süreçlerini etkilediğini düşünüyorum. Burada kadınların ve erkeklerin farklı özelliklere sahip olduğunu kesin kurallarla söylemek doğru olmaz; bireyler arasında çok büyük farklılıklar var. Yine de toplumsal deneyimler nedeniyle bazı kişiler daha stratejik ve çözüm odaklı, bazıları ise daha empatik ve ilişkisel bir yaklaşımı öne çıkarabiliyor.
Örneğin stratejik düşünen bir kişi Paris Anlaşması'na “Emisyonları hangi sektörlerde, hangi teknolojiyle ve hangi maliyetle azaltabiliriz?” sorusundan yaklaşabilir. Enerji arz güvenliği, sanayi rekabetçiliği, elektrik şebekeleri, nükleer enerji, yenilenebilir kaynaklar ve karbon fiyatlandırması gibi başlıklara odaklanabilir.
Empatik ve ilişkisel yaklaşım ise “Bu dönüşümden kimler zarar görecek?” diye sorabilir. Kömür madencilerinin geleceği ne olacak? Enerji faturalarını ödemekte zorlanan düşük gelirli aileler nasıl korunacak? İklim felaketlerinden en fazla etkilenen çocuklar, yaşlılar ve kırılgan topluluklar için ne yapılacak?
Bana göre doğru politika bu iki yaklaşımın çatışması değil, birleşmesidir.
Sadece strateji olursa insan faktörü unutulabilir. Sadece empati olursa uygulanabilirlik ve kaynak sınırları gözden kaçabilir.
Paris Anlaşması Kaç Ülkeye Ait? Önce Sayıyı Netleştirelim
Paris Anlaşması hakkında konuşurken en sık karşılaştığım kafa karışıklıklarından biri, “Bu anlaşmaya kaç ülke taraf?” sorusunun “Kaç ülke imzaladı?” sorusuyla birbirine karıştırılması. Konuya biraz yakından bakınca bunun sadece teknik bir ayrıntı olmadığını görüyorum. Çünkü Paris Anlaşması’nın gücü büyük ölçüde ne kadar geniş bir uluslararası katılım sağladığıyla ilgili.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’nın güncel bilgisine göre Paris Anlaşması’nın 194 tarafı bulunuyor. Anlaşma 12 Aralık 2015’te Paris’te kabul edildi, 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girdi. İlk kabul edildiğinde 195 taraf tarafından benimsenmişti. Dolayısıyla bugün için “Paris Anlaşması 194 ülkeye aittir” demek günlük kullanım açısından anlaşılır olsa da hukuken daha doğru ifade, “Paris Anlaşması’nın 194 tarafı vardır” şeklindedir.
Burada önemli bir ayrıntı daha var: Paris Anlaşması’na yalnızca egemen devletler değil, Avrupa Birliği gibi bölgesel örgütler de taraf olabilir. Bu nedenle “194 ülke” ifadesi pratikte kullanılsa da resmi terminoloji açısından “194 taraf” ifadesi daha doğrudur.
Bence asıl ilginç nokta ise sayıdan sonra başlıyor. Çünkü 194 tarafın bulunması, dünyanın iklim sorununu çözmüş olduğu anlamına gelmiyor. Hatta güncel veriler bize bunun tam tersini söylüyor.
194 Tarafın Bulunması Neden Önemli?
Paris Anlaşması’nın en güçlü yönlerinden biri, iklim değişikliğini yalnızca birkaç sanayileşmiş ülkenin sorunu olmaktan çıkarıp küresel bir ortak sorumluluk haline getirmesidir.
Anlaşmanın temel hedefi, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2°C’nin oldukça altında tutmak ve 1,5°C ile sınırlamak için çaba göstermektir. Bunun yanında ülkelerden kendi ulusal koşullarına göre emisyon azaltım hedefleri belirlemeleri, bunları zaman içinde yenilemeleri ve daha yüksek hedeflere yönelmeleri bekleniyor.
Buradaki yaklaşım bana stratejik açıdan oldukça mantıklı geliyor. Çünkü Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye, Almanya veya küçük bir ada ülkesi aynı ekonomik yapıya sahip değil. Hepsine aynı emisyon azaltım oranını dayatmak gerçekçi olmayabilirdi.
Paris modeli bunun yerine ülkelerin kendi Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) hazırlamasına dayanıyor. Ayrıca her beş yılda bir küresel durum değerlendirmesi yapılarak ülkelerin mevcut politikalarının ortak hedeflere ne kadar yaklaştığı inceleniyor.
Bu mekanizma anlaşmanın önemli bir avantajı. Çünkü iklim politikasını tek seferlik bir söz olmaktan çıkarıp sürekli güncellenen bir süreç haline getirmeye çalışıyor.
Ancak tam burada anlaşmanın en ciddi zayıflığı da ortaya çıkıyor.
Asıl Sorun: Taraf Sayısı Çok, Sonuçlar Yeterli mi?
194 taraf kulağa son derece etkileyici geliyor. Fakat iklim politikasında başarıyı yalnızca katılımcı sayısıyla ölçmek ciddi bir hata olur.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2025 Emissions Gap Report raporu bu konuda oldukça çarpıcı. Ülkelerin mevcut yeni iklim taahhütlerinin tamamen uygulanması halinde yüzyıl sonundaki küresel sıcaklık artışının yaklaşık 2,3-2,5°C seviyesinde olması bekleniyor. Mevcut politikaların devam etmesi halinde ise tahmin yaklaşık 2,8°C. Bu değerler Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefinden oldukça uzak.
Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
194 tarafın bulunduğu bir anlaşma neden hâlâ 1,5°C hedefinin bu kadar gerisinde?
Bence bunun cevabı Paris Anlaşması’nın başarısız olmasından ziyade, uluslararası iklim siyasetinin doğasındaki temel çelişkide yatıyor. Ülkeler ortak hedef konusunda anlaşabiliyor ancak ekonomik maliyetlerin nasıl paylaşılacağı konusunda aynı ölçüde kolay anlaşamıyor.
Bir ülke kömür santrallerini kapattığında bunun bedelini kendi vatandaşları, işçileri ve şirketleri ödeyebilir. Fakat elde edilen iklim faydası dünyanın tamamına yayılır. Bu da ulusal çıkar ile küresel çıkar arasında klasik bir “ortak eylem” problemi yaratıyor.
Paris Anlaşması’nın Güçlü Tarafı: Herkesi Aynı Masaya Oturtması
Anlaşmanın hakkını teslim etmek gerekiyor. Paris Anlaşması olmasaydı bugün ülkelerin iklim hedeflerini karşılaştırabileceğimiz, ilerlemeyi takip edebileceğimiz ve küresel ölçekte ortak bir siyasi çerçeve oluşturabileceğimiz bir mekanizma çok daha zayıf olabilirdi.
Ayrıca anlaşma yalnızca emisyon azaltımına odaklanmıyor. İklim değişikliğinin etkilerine uyum, finansman, teknoloji transferi, şeffaflık ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları da sistemin önemli parçaları.
Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından mesele son derece hassas. Tarihsel olarak yüksek miktarda sera gazı salan zengin ülkeler ile ekonomik kalkınmasını daha yeni hızlandıran ülkelerin aynı sorumluluk seviyesinde değerlendirilmesi ciddi bir adalet tartışması yaratıyor.
Bir Afrikalı çiftçinin kuraklık nedeniyle ürün kaybetmesiyle Avrupa'daki bir tüketicinin karbon ayak izi arasında doğrudan ve basit bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Bu nedenle Paris sürecinin yalnızca “kim ne kadar karbon salıyor?” sorusuna değil, “iklim değişikliğinin maliyetini kim ödüyor?” sorusuna da cevap vermesi gerekiyor.
Stratejik Yaklaşım ile Empatik Yaklaşım Birbirinin Rakibi mi?
İklim tartışmalarında insanların dünyaya bakış biçimlerinin de karar süreçlerini etkilediğini düşünüyorum. Burada kadınların ve erkeklerin farklı özelliklere sahip olduğunu kesin kurallarla söylemek doğru olmaz; bireyler arasında çok büyük farklılıklar var. Yine de toplumsal deneyimler nedeniyle bazı kişiler daha stratejik ve çözüm odaklı, bazıları ise daha empatik ve ilişkisel bir yaklaşımı öne çıkarabiliyor.
Örneğin stratejik düşünen bir kişi Paris Anlaşması'na “Emisyonları hangi sektörlerde, hangi teknolojiyle ve hangi maliyetle azaltabiliriz?” sorusundan yaklaşabilir. Enerji arz güvenliği, sanayi rekabetçiliği, elektrik şebekeleri, nükleer enerji, yenilenebilir kaynaklar ve karbon fiyatlandırması gibi başlıklara odaklanabilir.
Empatik ve ilişkisel yaklaşım ise “Bu dönüşümden kimler zarar görecek?” diye sorabilir. Kömür madencilerinin geleceği ne olacak? Enerji faturalarını ödemekte zorlanan düşük gelirli aileler nasıl korunacak? İklim felaketlerinden en fazla etkilenen çocuklar, yaşlılar ve kırılgan topluluklar için ne yapılacak?
Bana göre doğru politika bu iki yaklaşımın çatışması değil, birleşmesidir.
Sadece strateji olursa insan faktörü unutulabilir. Sadece empati olursa uygulanabilirlik ve kaynak sınırları gözden kaçabilir.